ATATÜRK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ATATÜRK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ekim 2013 Salı



Zaman Ölçülerinde Yapılan Değişiklikler

Takvimde Değişiklik

Osmanlı Devleti Miladi 1840 yılından itibaren ekonomik gerekçeler yüzünden Hicri Takvim’in yanında Rumi Takvimi de kullanmaya başlamıştı. Rumi Takvim, Hicri Takvim’in aksine güneş yılı esasına göre düzenlenmiş bir takvimdi. Yani bir rumi yıl, hicri yıldan 11 gün daha uzun olup, miladi yıla eşitti. Ancak Rumi Takvim’e İslamî bir hüviyet verebilmek için o günkü hicri tarih olan 1256 Rumi Takvim için de geçerli kabul edilmiştir. Böyle olunca 1256 yılı itibarıyla Rumi ve Miladi takvimler arasında mevcut olan 584 yıllık fark sabit bir rakam olarak kalmıştır.

Diğer taraftan Miladi takvim'de yılbaşı Ocak ayı iken Rumi Takvim’de Mart ayı idi. Yani Miladi Takvim’de birinci ay olan Ocak (Kanunusani). Rumi Takvim’de onbirinci aya karşılık geliyordu. Gün olarak da Rumi Takvim Miladi Takvim’i 13 gün geriden takip ediyordu. 16 Şubat 1332’de 2851 sayılı kanun gereğince Rumi Takvim 13 gün ileri alınarak Miladi Takvim ile olan gün farkı giderilmiştir. 615 sayılı tamim gereğince de 1 Ocak 1918’e tekabül eden 1 Kanunusani 1334 günü Rumi Takvim’de de yılbaşı olarak kabul edilmiştir. Böylece Rumi ve Miladi takvimler arasındaki yılbaşı farklılığı da giderilmiştir26.

Ancak, her iki takvim arasındaki yıl farkı devam etmekte idi. 26 Aralık 1925 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilen 698 sayılı kanunla Rumi Takvim yürürlükten kaldırılmış olup, 1 Ocak 1926 tarihinden itibaren Miladi Takvim kullanılmaya başlanılmıştır. Bu arada özel durumlar için Hicri Takvim’in de kullanılmasına müsaade edilmiştir27. Takvim ile ilgili son değişiklik 10 Ocak 1945 tarihinde gerçekleşmiştir. 4696 sayılı kanun Rumi Takvim’den Miladi Takvim’e intikal eden Teşrinievvel, Teşrinisani, Kununuevvel, Kanunusani isimlerini Ekim, Kasım, Aralık, Ocak şeklinde değiştirmiştir28.

Takvim değişikliği modern dünya ile bütünleşmemizi sağlamıştır. Yöresel halk takvimlerinde Rumi Takvim’deki bir kısım bilgiler kullanılmaya devam ediliyorsa da Miladi Takvim sosyal hayata getirdiği kolaylıklar dolayısıyla halkımız tarafından benimsenmiştir. Bu mesele de herhangi bir sıkıntı yaşanmamıştır.

. Saatte Değişiklik

Ülkemizde öteden beri güneşin battığı anı 12.00 kabul eden Alaturka Saat sistemi geçerli idi. Güneş her yerde farklı zamanlarda battığı için bu sistem ile saatte ulusal birliği sağlamak mümkün değildi. Ayrıca, güneşin batması yükseklik nedeni ile de farklılık gösterebiliyordu. Güneşin tepe noktasında battığı anı esas alan Grubî Saat ve tamamen battığı anı ki bu an akşam ezanı vaktidir- esas alan Ezanî Saat ortaya çıkmıştı. Bu iki saat arasındaki zaman süresine “temkin” denilmekteydi29.

Zevali Saat ise güneşin en tepe noktada bulunduğu anı (gün ortası) 12.00 olarak kabul eden bir sistemdi. Öğleden sonrası için de sayımlar yeniden sıfırdan başlar ve 12.00’ye kadar devam ederdi. Bu sistem ile de saatte ulusal birliği sağlamak mümkün değildi30.

Saat konusunda karışıklıklara son vermek için 26 Aralık 1925 tarih ve 697 sayılı kanunla Alafranga Saat sistemine geçilmiştir. Bu sistemde gece yarısından başlayarak gün 24 saate bölünmüştür. Türkiye Cumhuriyeti İzmit’ten geçen 30.ncu meridyeni esas alarak ulusal saat sistemini oluşturmuştur3 ‘.

Ancak, ülkemizde bir süre yeni saat sistemini uygulamakta güçlük çekildi. Halk Ezani saat kullanma alışkanlığını terk edemiyordu32. Bunda muvakkithanelerde hâlâ Ezani saatin de bulunması etkili idi. Resmi ve gayri resmi davetlerde zaman tayin edilirken Ezani saatin esas alındığı da oluyordu33. Bilgisizliğin bir sonucu olarak halk arasında namaz vakitlerini tespit etmekte Alafranga saatin yetersiz kaldığı kanaati de vardı34.

Zaman konusundaki karışıklıkların önü alınamayınca valilikler muvakkithanelerdeki ezanî saatleri kaldırmış bütün saatleri Alafranga saat esasına göre ayarlatmışlardı3?. Bir süre muvakkithane dışındaki Osmanlı Bankası, telgrafhane vb.nin saatleri halkı yanıltmaya devam etmişse de nihayetinde bunlar da muvakkithaneyi esas almak durumunda kalmışlardır36. Resmi dairelerde de yeni sistem esas alınınca halk ister istemez bu sisteme uymak zorunda kalmıştır37.

Ancak yine de saat meselesi valilikleri ve belediyeleri bir süre daha meşgul etmeye devam etmiştir. Aradan dört yıl geçmesine rağmen 1929 Aralığı’nda Afyonkarahisar Belediyesi’nin saat ayarları için öğle vakti top atılması kararını alması da ilginç uygulamalardandı38.

Sonuç olarak saat meselesinde çekilen sıkıntıların sebeplerini bilgisizlik, ilgisizlik, önemsememe, eski alışkanlıkları terk edememe ve kurumlar arasındaki koordinasyon eksiklikleri şeklinde maddeleştirmek mümkündür.

Ağırlık ve Uzunluk Ölçülerinde Yapılan Değişiklikler

Osmanlı döneminde 60 cm. veya 65.cm uzunluğa eşit olan endaze, parmak ucundan omuza kadar uzunluğu ifade eden ve ortalama 75,8 cm. kabul edilen arşın ile adım, ayak, kulaç gibi uzunluk ölçüleri kullanılıyordu39. Bu ölçüler standart ölçüler değildi. Hele adım, ayak, kulaç gibi ölçülerle sıhhatli bir iş yapmak hiç mümkün değildi. Bunların yerine 26 Mart 1931 tarih ve 1782 sayılı kanunla modern dünyanın kullandığı metre sistemi kabul edilmiştir. Artık uzunluk ölçümü milimetre, santimetre, desimetre, metre, dekametre, hektometre, kilometre ile ifade edilecektir40.

Ağırlık ölçülerine gelince bu gurubun temel birimi dirhem idi. Dirhem Mısır’da 3,0889 gram, İstanbul’da 3.207 gram idi. 400 dirhem bir okkayı oluşturuyordu. İstanbul için bir okka 1,282 gram ağırlığı ifade etmekte idi. Diğer şehirlerde okkada küçük farklılıklar görülebiliyordu. Okka yerine vakiyye ve kıyye tabirleri de kullanılıyordu. 44 okka bir kantarı, 4 kantar da bir çekiyi ifade etmekte idi ki, bu hesaba göre, 1 kantar 56,408, 1 çeki de 225,632 kilograma karşılık geliyordu. Ancak sonradan 195 okka yani 250 kilogram 1 çeki denildi. Bir başka ağırlık ölçüsü olan batman ise aynı zamanda yüzey ölçüsü olarak da kullanılmış, farklı ülkelerde farklı zamanlarda farklı standartları ifade etmiştir. Altın ve kıymetli taşların ölçümünde kullanılan temel birim ise de kırattır. Kıratın alt ve üst birimleri ve bunların birbirlerine oranları şu şekildedir. 1 3/7 (Bir tam üç bolü yedi) dirhem bir miskali oluşturur. Miskalin 1/4’üne denk, dengin 1/4’üne kırat, kıratın 1/4’üne buğday, buğdayın 1/4’üne fitil, fitilin 1/ 2’sine nakir, nakirin 1/2’sine kıtmir, kıtmirin 1/2’sine zerre denilirdi41.

1782 sayılı kanun ağırlık ölçülerinde de batı standartlarını hakim kılmıştır. Artık ülke içinde ve dışındaki alış-verişlerde miligramdan tona kadar uzanan modern dünyanın ölçü sistemi esas alınacaktır. Kuyumculukta ise yeni şekli ile 2 desigram ağırlığa tekabül eden kırat da kullanılabilecektir42
Posted by NeXGeN | File under : , ,

He was born in 1881 (probably in the spring) in Salonica, then an Ottoman city, now in Greece. His father Ali Riza, a customs official turned lumber merchant, died when Mustafa was still a boy. His mother Zubeyde, a devout and strong-willed woman, raised him and his sister. First enrolled in a traditional religious school, he soon switched to a modern school. In 1893, he entered a military high school where his mathematics teacher gave him the second name Kemal (meaning perfection) in recognition of young Mustafa's superior achievement. He was thereafter known as Mustafa Kemal.

In 1905, Mustafa Kemal graduated from the War Academy in Istanbul with the rank of Staff Captain. Posted in Damascus, he started with several colleagues, a clandestine society called "Homeland and Freedom" to fight against the Sultan's despotism. In 1908 he helped the group of officers who toppled the Sultan. Mustafa Kemal's career flourished as he won his heroism in the far corners of the Ottoman Empire, including Albania and Tripoli. He also briefly served as a staff officer in Salonica and Istanbul and as a military attache in Sofia.

In 1915, when Dardanelles campaign was launched, Colonel Mustafa Kemal became a national hero by winning successive victories and finally repelling the invaders. Promoted to general in 1916, at age 35, he liberated two major provinces in eastern Turkey that year. In the next two years, he served as commander of several Ottoman armies in Palestine, Aleppo, and elsewhere, achieving another major victory by stopping the enemy advance at Aleppo.

On May 19, 1919, Mustafa Kemal Pasha landed in the Black Sea port of Samsun to start the War of Independence. In defiance of the Sultan's government, he rallied a liberation army in Anatolia and convened the Congress of Erzurum and Sivas which established the basis for the new national effort under his leadership. On April 23, 1920, the Grand National Assembly was inaugurated. Mustafa Kemal Pasha was elected to its Presidency.
Fighting on many fronts, he led his forces to victory against rebels and invading armies. Following the Turkish triumph at the two major battles at Inonu in Western Turkey, the Grand National Assembly conferred on Mustafa Kemal Pasha the title of Commander-in-Chief with the rank of Marshal. At the end of August 1922, the Turkish armies won their ultimate victory. Within a few weeks, the Turkish mainland was completely liberated, the armistice signed, and the rule of the Ottoman dynasty abolished.

In July 1923, the national government signed the Lausanne Treaty with Great Britain, France, Greece, Italy, and others. In mid-October, Ankara became the capital of the new Turkish State. On October 29, the Republic was proclaimed and Mustafa Kemal Pasha was unanimously elected President of the Republic.

Atatürk married Latife Usakligil in early 1923. The marriage ended in divorce in 1925.
The account of Atatürk's fifteen year Presidency is a saga of dramatic modernization. With indefatigable determination, he created a new political and legal system, abolished the Caliphate and made both government and education secular, gave equal rights to women, changed the alphabet and the attire, and advanced the arts and the sciences, agriculture and industry.

In 1934, when the surname law was adopted, the national parliament gave him the name "Atatürk" (Father of the Turks).

On November 10, 1938, following an illness of a few months, the national liberator and the Father of modern Turkey died. But his legacy to his people and to the world endures.


22 Ekim 2013 Salı

Posted by NeXGeN | File under : , ,



Atatürkçü Düşünce Sisteminde Kadın ve Eğitimi
GİRİŞ
Atatürkçü Düşünce Sistemi çok yönlü analiz edildiği zaman, yapılan reformların en fazlasının “TürkKadını”na yönelik olduğu görülmektedir. Bu sisteme göre, bir milletin seviyesini o millette kadının ulaştığı seviye belirlemektedir.
Türk vatandaşının, Türk ailesinin sosyal hakları ve birbirleriyle ilişkilerinin uygar ülkelerle bir düzeye getirilmesi gerektiğine inanan Atatürk, ülkenin çeşitli yerlerindeki gezileri sırasında kadın hakları konusunda görüşlerini açık bir dille kamuoyuna duyurmaktan çekinmemiştir.
Atatürk, kadın hakları ve statüsü konusunu sadece millî bir mesele olarak görmemiştir. Cumhuriyet’in kurulmasından sonra, konuyu süratle milletler arası alana götüren ilk insan Atatürk’tür. 22 Nisan 1935’te İstanbul’da Beylerbeyi Sarayı’nda “Milletler arası Kadın Kongresi”nin toplanması için imkânlar hazırlamış ve kongreyi himayesine almıştır. Dünya çapında ünlü kadınların ve yazarların katılımını da sağlayan kongreye gönderdiği telgrafta “Siyasî ve içtimai hakların kadın tarafından kullanılmasının, beşeriyetin saadeti ve prestiji bakımından elzem olduğuna eminim” ifadelerine yer vermiştir. Buna göre, Türk kadınının dünya kadınlarıyla ilişkilerinin alacağı şekil de Atatürk’ün “Türk Kadını’nın Dünya Kadınları’na elini vererek dünya barış ve güveni için çalışacağına emin olabilirsiniz” ifadeleriyle belirlenmiştir. (1)
Atatürk’ün 1923’lerden itibaren üzerinde titizlikle durduğu ve uygulamaya koyduğu kadın hakları için dünya, ancak 1975 yılında birlik olarak çaba sarfetme gereği duymuş ve bu yılı “Kadın Yılı” olarak ilân etmiştir.
Atatürkçü Düşünce Sistemi çok iyi tahlil edildiğinde “Kadın ve Eğitimi” konusunda aşağıda yer alan boyutlar yoğunluk kazanmaktadır.
Kadının Toplumdaki Statüsü
Kadın, aile ve toplum arasında bir köprü görevini görür. Kadının toplumlarda yerine getirdiği görevleri itibariyle, sosyal sistemin işleyişine katkısı büyüktür. Bu açıdan kadının toplumdaki statüsü incelenirken, önce onun birey olarak kişiliğini kazanması, daha sonra aile ve toplum içerisindeki durumu düşünülmelidir.
Atatürk’ün bu konuya ilişkin yaklaşımı dikkate değerdir.“Daha esenlikle, daha dürüst olarak yürüteceğimiz yol vardır. Bu yol,Türk kadınını çalışmamıza ortak yapmak, ilmî, ahlâkî, sosyal, ekonomik yaşamda erkeğin ortağı, arkadaşı, yardımcısı ve destekleyicisi yapmak yoludur.” (2)Bu düşünce yapısı, Türk toplumunda kadının bir kişilik kazanmasına yol açmıştır. Bu açıdan bakıldığı zaman, Atatürk’ün kendine özgü bir kadın anlayışı vardır.O, bugün dünya aydınlarının birleştiği ve Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nın yaymaya çalıştığı ileri düzeydeki görüşü çok daha önceleri dile getirmiştir. 1923 yılında İzmir’de yaptığı konuşmada “Şuna inanmak lâzımdır ki, dünya üzerinde gördüğümüz herşey kadının eseridir”(3) diyen Atatürk, her toplumun iki cinsten oluştuğunu, cinslerden yalnız birinin yüzyılımızın gerektirdiklerini elde etmesiyle yetinilmesini o toplumu yarı yarıya zayıflattığını vurgulamıştır.
Toplumumuzun uğradığı başarısızlıkların sebebini, kadınlarımıza karşı ihmal ve kusurumuzun sonucunda gören Atatürk, kadınlarımızın erkeklerden daha çok aydın, daha çok verimli, daha fazla bilgili olmak zorunda olduklarını belirtmiştir. Çünkü, O’na göre “Türkiye Cumhuriyeti’nde kadın, en saygın yerde, herşeyin üstünde yüksek ve şerefli bir varlıktır.”
Atatürk, Türk kadınına Türk ordusu saflarında resmen ve üniformalı olarak yer veren ilk generaldir. O,“kadın meselesinde cesur olalım.Kuruntuyu bırakalım, açılsınlar, zihinlerini ciddi ilimler ve fenlerle süsleyelim”(4)derken, kadının hem kişiliğini kazanmasını, hem topluma katkısını hem de eğitilmesini istemiştir.
Türk Kadınının Farkı
Atatürk’e göre, dünyada hiçbir milletin kadını “Ben Anadolu kadınından fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar emek verdim”(5)diyemez. Dolayısıyla Türk Kadını kendisine tanınan bütün haklara lâyık olduğunu, hem söz konusu haklar tanınmadan önce asaleten ve kahramanlığı ile hem de bu haklar tanındıktan sonra kısa zamanda çeşitli mesleklerde gösterdiği başarılarla kanıtlamıştır.
Türk Kadınının Fedakârlığı
5 Aralık 1934’te Millet Meclisi’nde yaptığı konuşmada kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesinin bir lütuf olarak değerlendirilmemesini önemle belirterek “... Belki erkeklerimiz memleketi istila edenlere karşı süngüleriyle, düşman süngülerine göğüslerini germekle düşman karşısında hazır bulundular. Fakat, erkeklerimizin teşkil ettiği ordunun hayat kaynaklarını kadınlarımız işletmiştir” diyen Atatürk, çift süren, tarlayı eken, ormandan odunu getiren, mahsülleri pazara götürerek paraya çeviren, aile ocaklarının dumanını tüttüren, bütün bunlarla beraber sırtıyla, kağnısıyla, kucağındaki yavrusuyla yağmur demeyip, sıcak demeyip cephenin harp malzemesini taşıyanların Anadolu’nun fedakâr kadınları olduğunu vurgulamıştır.
Türk Kadınının Toplumun Sosyal ve Ekonomik Yapılanmasındaki Yeri
Atatürk,Türk toplumunun yapılanmasını ve kalkınmasını, Türk kadınının kalkınmasına bağlı olduğu kanısındaydı. Gerçekten de İstiklâl Savaşı boyunca cephede döğüşen, cephe gerisinde sırtında cephane taşıyan Türk kadınının bu davranışları dışında ülkenin kurtuluşu yolunda mitinglere katılmak, dernekler kurmak ve yabancı devletlerin dikkatlerini çekici bildiriler yayınlamak suretiyle bir çok etkinlikleri olmuştur.
Atatürk, bir toplumun kadın-erkek birlikte kalkınabileceğini, bunlardan birinin ihmal edilmesinin ülke için büyük bir hata olacağını şu ifadelerle dile getirmiştir:“Bir toplum, bir millet erkek ve kadın denilen iki cins insandan oluşur. Mümkün müdür ki, bir kitlenin bir parçasını ilerletelim, diğerini görmemezlikten gelelim de kitlenin tümü ilerlemeye imkân bulabilsin?..... Şüphe yok ki, ilerleme adımları, dediğim gibi iki cins tarafından beraber arkadaşça atılmak, ilerlemek ve yenileşme sahasına birlikte geçmek lazımdır. İşte, böyle olursa inkılâp başarılı olur”(6)Atatürk’e göre, toplumu kalkındırmak istiyorsak,Türk Kadını’nı çalışmalarımızda ortak etmek, sosyal hayatımızı onunla birlikte yürütmek, ekonomik hayatta erkeğin ortağı, arkadaşı yapmak zorundayız.
Türk Kadınının Eğitimi
Sağlıklı bir toplum, dengeli ve tutarlı bir aile yapısını gerektirir. Toplumların sosyal yapılarının sağlamlığının, kadınlarının iyi eğitilmişliği ile paralel olduğunu gözlemleyen Atatürk, Türk toplumu için aynı düşünceleri gerçekleştirmek üzere bütün yurt gezilerinde ve meclis konuşmalarında kadınların eğitimi konusunu dile getirmiştir.
 

Millet Meclisi’nde “milletimiz kuvvetli bir millet olmaya azmetmiştir. Bunun gereklerinden biri de kadınlarımızın her bakımdan yükselmelerini temindir” (7)hitabında bulunan Atatürk, bir toplumun iki cinsten oluştuğunu hatırlattıktan sonra, bunlardan sadece birinin çağın gereklerine uymasıyla ilerlemenin yarım kalacağını belirterek sözlerini şöyle sürdürmüştür:“Bizim toplumumuzda bilim ve fen gerekiyorsa bunları aynı derecede hem erkek hem de kadınlarımızın elde etmeleri gereklidir. Kadınlarımız da bilim adamı, fen adamı olacaklar, erkeklerin geçtikleri bütün öğrenim kademelerinden geçeceklerdir.”(8)
İşte bu ifadelerle,Türk kızına bütün okulların, bütün mesleklerin kapıları erkek çocuklarla aynı koşullarda açılmıştır.
SONUÇ
Atatürkçü Düşünce Sistemi’nde “Kadın ve Eğitimi” anlayışı, bugün çağdaş dünya aydınlarının birleştiği ve uluslar arası teşkilâtlarca yayılmaya çalışıldığı görüşler çizgisindedir.
Toplumun ilerlemesi, gelişmesi ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşabilmesi için,“Türk Kadını”nın şu boyutlardaki niteliklere sahip olması gerekir.
1. Kadın, yasal ve eğitim-öğretim alanlarında erkekle eşit fırsatlara sahip olmalıdır.
2. Kadının en önemli görevi analıktır.
3. Kadın, toplum hayatının her alanında aktif bir şekilde yer almalıdır.
4. Kadının analık sorumluluğunu ve toplumdaki görevini aktif bir şekilde yerine getirebilmesi için çağdaş bilgilerle donatılması gerekmektedir.
Görüldüğü gibi,Atatürkçü Düşünce Sistemi’nde “Kadın ve Eğitimi”ne ilişkin görüşler, kadının hem topluma katılması hem de eğitilmesi biçimindedir. Kadının eğitilmesi ise, onun kişiliğinin gelişmesi ve çocuğunun eğitimcisi olması bakımından önem kazanmaktadır.
Ancak, kadının bu görev ve sorumluluklarına karşılık, toplumsal statüsü, Cumhuriyet’ten günümüze istenilen düzeye yükselememiştir. Çünkü, herşeyden önce, teknolojik değişmenin yaşandığı Türkiye’de, değişen toplumsal yapıda kadının layık olduğu konuma ulaşması için gerekli bilgi ve becerileri tüm kadınlar aynı derecede elde edememişlerdir. Eğitim görme şansına genellikle kent kadını sahip olabilmiştir. Kırsal kesim kadınları, zaman zaman açılan yaygın eğitim faaliyetlerinden bir ölçüye kadar yararlanmışlar, okuma-yazma öğrenmişlerdir. Fakat, sadece okuma-yazma öğrenmek kadına, sahip olduğu konumda fazla yarar sağlayamamıştır. Bunların büyük bir kısmı, okuyacak zaman ve okuyacak materyal bulamadıkları için kısa sürede okuma-yazmayı unutmuşlardır. Öte yandan, kırsal kesim kadınlarının çok az bir kısmı orta ve yüksek öğretime devam etmektedir. Kent kadınları arasında öğrenim fırsatı elde edenler ise, kültürel yapının kendilerine çizdiği çerçevenin dışına pek fazla çıkamamaktadırlar.


Posted by NeXGeN | File under : , ,


T.C. İNKILÂPLARININ MİMARI YÜCE ÖNDER ATATÜRK

ATATÜRK   İLKE  VE  İNKILÂPLARI

 

ATATÜRK  İLKELERİ


1.  CUMHURİYETÇİLİK
            Doğrudan doğruya millet egemenliğine dayanan, yöneticileri halkın oyu ile belli bir süre için seçilen devlet şekline cumhuriyet denir.
2.  MİLLİYETÇİLİK
            Atatürk’e göre millet; geçmişte bir arada yaşamış, şimdi de bir arada yaşayan, gelecekte de bir arada yaşama inancında ve kararında olan, aynı vatana sahip çıkan, aralarında dil, kültür ve duygu birliği olan, insan topluluğudur. Milliyetçilik ise;  milleti sevmek, milleti yüceltme amacını benimsemek ve o yolda yürümektir.
3.  HALKÇILIK
            Halkçılık İlkesi; devletin vatandaşa, vatandaşın da devlete karşı hak ve görevlerini en çağdaş şekilde düzenler. Bu ilkenin uygulamasında halk, çalışmasının ve emeğinin karşılığını, hak ve adalete dayanan bir düzen içinde elde eder.  Halk, devletin yönetiminde söz sahibidir. Bu ilkeye göre; devlet, vatandaşın refah ve mutluluğunu amaçlar. Vatandaşlar arasında, iş bölümü ve dayanışmayı öngörür. Milletin, devlet hizmetlerinden eşit bir şekilde yararlanmasını sağlar.
4.  DEVLETÇİLİK
            Devletçilik;  ekonomik, kültürel ve sosyal kalkınmada devlete düşen görevlerdir.
5.  LÂİKLİK
            Lâiklik; din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması, devlet yönetiminde ve siyasette din kurallarına yer verilmemesi demektir.
6.  İNKILÂPÇILIK
            Atatürkçülüğün inkılâp anlayışı; eskiyi, kötüyü kaldırıp yerine yeniyi, iyiyi ve güzeli koymaktır.



ATATÜRK  İNKILÂPLARI

1. 23.Nisan.1920     Türkiye Büyük Millet Meclisinin (T.B.M.M.) açılışı.
2. 20.Ocak.1921           Teşkilâtı Esasiye Kanunu’nun kabulü.
3. 01.Kasım.1921         Saltanat’ın kaldırılması.
4. 13.Ekim.1923           Ankara’nın başkent oluşu.
5. 29.Ekim.1923           Cumhuriyetin ilânı ve Atatürk’ün    Cumhurbaşkanı seçimi
6. 03.Mart.1924 Halifeliğin kaldır.ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun kabulü.
7. 25.Kasım.1925         Şapka Giyilmesi Hakkında Kanun’un TBMM’de kabulü.
8. 30.Kasım.1925         Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması.
9. 26.Aralık.1925          Milâdî  Takvimin kabulü.
10. 17.Şubat.1926           Türk Medenî Kanunu’nun kabulü.
11. 01.Tem.1926               Türk Kabotaj Kanunu’nun yürürlüğe girmesi.
12. 01.Kasım.1928     Türk harflerinin kabulü.
13. 03.Nisan.1930 Türk kadınına Belediye seçimlerine katılma hakkı verilmesi
14. 21.Haz.1934   Soyadı Kanunu’nun kabulü.
15. 05.Aralık.1934      Türk Kadınlarına Milletvekili Seçme Ve Seçilme Hakkına
 Dair Kanun’un Kabulü.

ATATÜRK  İLKELERİ
Atatürk, milletimizin ilerleyip çağdaşlaşması için bir takım ilkeler ortaya koyarak bir düşünce sistemi kurmuştu.
Atatürk büyük bir plan ve program içinde bu ilkeleri uyguladı. Bu ilkeleri kısaca inceleyelim.
1.  Cumhuriyetçilik :
Türk İnkılâbının siyasal görünüşüdür. Cumhuriyetçilik devlet yönetiminde ve düzeninde millet iradesinin egemen olmasıdır. Devletin biçimini belirleyen yönetim tarzıdır şeklinde de tanımlanabilir.
Bu açıdan devlet hayatında kişisel otorite ve keyfiliği önlemenin güvencesini oluşturur. Hürriyet, eşitlik ve adaletin dayanağı milli egemenliktir.
Milli Mücadelenin başından beri ulusal egemenliğin anlaşılması için mücadele edilmişti.
Cumhuriyetçilik ilkesi; Milliyetçilik, Halkçılık ve lâiklik ile iç içedir. Cumhuriyetçilik, toplumun millileşme, millet olma bilincine erişmiş olmasının bir sonucudur.
Cumhuriyetçilikte egemenliğin kaynağı millettir. Millet kendi yöneticilerini belli bir süre için seçer, denetler ve gerektiğinde değiştirir.
Demokrasi ise toplum içinde değişik düşünce ve fikirlerin serbestçe temsil edilmesi ve kişilerin bunlardan dilediklerine taraf olması esasına dayanır. Bununda uygulanabildiği en iyi sistem Cumhuriyet sistemidir. Yani demokrasi ile Cumhuriyet iç içedir. Yalnız her Cumhuriyet demokratik olmadığı gibi her demokrasinin olduğu yerde de Cumhuriyet sistemi olmayabilir.
Türkiye’de Cumhuriyet rejimin gereği halk kendi temsilcilerini temsili demokrasi esasına göre belli bir süre için seçer ve dilediğinde onları değiştirir. Cumhuriyette yönetime çoğunluk egemendir.
Cumhuriyetçilik Mustafa Kemal’in ödün vermediği temel ilkedir.
Cumhuriyet yönetimlerinin temel ilkelerinden biri de devletin yasama, yürütme ve yargı güçlerinin birbirinden ayrı olması anlamına gelen kuvvetler ayrılığıdır. Cumhuriyet devleti bir hukuk devletidir.
2.  Milliyetçilik :
Milliyetçilik, bir milletin milli benliğinin bilincine varması ve ülke bütünlüğünü sağlaması ve yükseltmesi ilkesidir.
Millet, geçmişte bir arada yaşamış, günümüzde bir arada yaşayan ve gelecekte de bir arada yaşama arzusu taşıyan aynı vatanın maddi ve manevi değerlerine sahip çıkan aralarında dil, din, kültür ve ülkü birliği bulunan insanların oluşturduğu topluluktur.
Milliyetçilik ise; kişinin mensup olduğu millete ve milli değerlerine karşı maddi ve manevi bağlılığı ile mensup olduğu milletten dolayı haz duyması, milletinin geleceği için çalışmasıdır.
Atatürk Milliyetçiliği :
Türk Devletinin bağımsızlığının korunması ve aynı zamanda çağdaş uygarlık seviyesine çıkarılmasını hedeflemiş ve Türk milletinin bütün fertlerinden bu gaye için çalışmalarını istemiştir. Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı hissi olmaktan çok akılcıdır. Misak-ı Milli (milli sınırlar) esastır. Türk tarihi ve Türk dili alanında çalışmaları esastır.
Milliyetçilik ilkesi, tam bağımsızlığa dayanır. Milli egemenlik, milli ekonomi, milli kültür, milliyetçilik temeline dayanan temel inkılâplardı.
Türk milliyetçiliği vicdan ve duygu işidir. Buna göre kader birliği yapmış herkesi Türk sayar. “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözü, milliyetçilik anlayışının bir özelliğidir.
3. Halkçılık :
Günümüzde aynı toprağı vatan bilmiş ve hayatının o vatana bağlamış olan insanlar “halk” kavramı ile ifade edilmektedir.
Halkçılık, halkın kendi kendini yönetmesi, kanun önünde eşit olması, sınıfsız ve ayrıcalıksız bir toplum oluşturması anlamına gelen bir ilkedir.
Halkçılık ilkesi, halkın sınıf yada bir zümre tarafından sömürülmesini reddeder. Kamunun yararını kişi ve zümre yararlarının üzerinde tutar. Sınıf çatışmalarına ve ayrımcılığına karşıdır.
Toplumda asalete dayanan bir sınıflamaya karşı olan Halkçılık, sınıfsız ve ayrıcalıksız bir toplum hedefler.
Halkçılık; halkın halk için halk tarafından yönetilmesi yani halkın kendi kendini yönetmesidir. Halk egemenliğinin olduğu bir toplumda halkın çıkarları garanti altına alınmış demektir.
Halkçılık ilkesi devletin vatandaşlar arasında eşit ve adil muamele etmesini sınıf farkı veya başka şekilde bir ayırım gözetmemesini öngörür. Devletin her türlü politikasında halkın refahını esas almasını ve bu doğrultuda bir politika uygulamasını gerektirir.
4. Devletçilik :
Yeni Türk Devleti çok kötü bir ekonomi devir almıştı. Nitelikli insan gücü savaşlar yüzünden yok olmuş  ve işletmeler çalışamaz durumdaydı.
Atatürk bu şartları bilerek toplumun bütününü doğrudan doğruya ilgilendiren ekonomi alanında devletin kendini göstermesini istemektedir. Fakat katı bir tutumla değil örnek ve yol gösterici olarak. Yani hem devlet ekonomiye yön verecek, yol gösterecek, hem de kendisi özel sektör gibi ekonominin içinde yer alacak.
Atatürk; kişi veya kuruluşların yapamayacağı veya yeterince üretim olmayan alanlarda ve devletin-milletin bütünlüğünü ilgilendiren (silah üretimi, sağlık hizmeti, eğitim gibi) konularda devletin  bu işleri yapmasını istemiştir.
Devletçilik, aynı zamanda milli,ahlaki ve sosyal içerikli bir sistemdir. Bundan dolayı insanın insanı sömürmesini engellemiştir.
Atatürk’ün düşündüğü Devletçilik sistemi; kapitalist veya sosyalist bir sistem değildir. Karma bir sistemdir. Yani Atatürk, her iki sistemdeki iyi yönleri alarak karma bir sistemi Türkiye’de uygulamıştır.
Artık günümüzde yeterli teknoloji, sermaye ve iş gücü olduğu için devlet her alanda yatırım ve üretim yaparak ekonomi içinde yer almamaya başlamıştır. Çoğu işleri özel sektör yavaş yavaş devir almaktadır (Sağlık, eğitim, sigara, içki gibi). Devlet artık sadece yön vermekte ve özel sektörü denetlemektedir. Böylece ülkemiz daha açık ve güçlü bir ekonomiye doğru gitmektedir.

5. Lâiklik :
Lâik kelimesi, Fransızca “laic”, “laique” kelimesinden gelmektedir. Kelimenin latince aslı ise “laicus” olup lügat anlamıyla ruhanî olmayan kimse, dinî olmayan şey, fikir, kurum demektir. Lâik teriminin din düşmanlığı ve dinsizlikle bir ilgisi yoktur. Bu kelime bize Meşrutiyet yıllarında girmiştir
Lâiklik kelimesi bilhassa din adamları arasında dine karşı bir hareket olarak gösterilmektedir.  Gerçekte lâiklik din düşmanlığı ve aleyhtarlığı demek değildir. Modern devlette, lâiklik, dinlerin yerini alacak ve vatandaşlar için kabulü zorunlu bir iman sisteminin de mevcut olması demek değildir. Lâik bir devletin resmi bir dinî olmadığı gibi,benimseyeceği, yayacağı felsefî bir akidesi de yoktur.
Genel ve ortak anlamıyla lâiklik, dinî ve dünyevî otoritelerin birbirinden ayrılmasını, din işlerinin ferdî, hususî sayılarak ferdin vicdanına terk edilmesini ve devletin dinler karşısında tarafsız kalarak din hürriyetini sağlaması diye anlaşılır.  Gerçek bir lâiklikte, din düşmanlığı değil, dine tarafsız bir davranış mevcuttur.
Lâiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ve her vatandaş için vicdan hürriyetinin sağlanması demektir. Daha açık ve doğru deyimle lâiklik, dinî ve dünyevî otoritelerin birbirinden ayrılması, devletin siyasî, hukukî ve sosyal düzeninin sağlanmasında dinî inanç yerine aklın hâkimiyetine yer verilmesidir.  Lâik devlet, kişinin dinî inanç ve ibadetine karışmadığı gibi kendisi de kendi adına da dinî törenler yaptıramaz. Lâik devlette din ve vicdan hürriyeti vardır. Lâik olmayan devlette yani teokratik devlette din ve vicdan hürriyeti yoktur, bunun sözü dahi edilemez. Lâik devlet dine bağlı devlet değildir ama din düşmanı bir devlette değildir.
Lâik olmayan devlette, yani teokratik devlette din politikaya alet olur. İktidarda bulunan yöneticiler, devlet otoritesini kendi dinlerinin emrinde kullanmak isterler.
Lâiklik modern devleti belirten bir vasıftır. Aynı zamanda lâiklik medenî yaşayışın bir şartıdır.
Lâikçilik; muhtelif dinlere mensup olanlar arasında bir ayırım yapmaması demektir. Dinleri ne olursa olsun, bütün vatandaşlar ana hak ve hürriyetlere eşit olarak sahiptirler.
Yakın çağlara kadar din, toplum hayatında etkili olmuş, resmî bir nitelik taşımış, günlük hayata karışmıştır. Bu tür toplumlarda suç ile günah aynı anlama gelmektedir. Fertlerin devletin kabul ettiği bir din dışında herhangi bir dini kabul etmesi, bu dine ait ayinleri yerine getirmesi imkanı mevcut değildir.
Osmanlı Devletinin güçlü bir devlet kurması nedenini bazı tarihçiler, Müslüman olmayan Osmanlı vatandaşlarına karşı gösterdikleri toleransta, hoşgörüde aramışlardır. Ancak tolerans, bugün anladığımız anlamda din hürriyeti demek değildir. Toleranslı devrede dinler arasına eşitlik yoktur.
Osmanlı Devleti dinî bir devletti. Ancak devlet yönetiminde, Müslüman olmayanlar, toleranstan yararlanmışlar, dinde ayrı olanlar hoşgörü ile karşılanmışlardır. Tanzimat Fermanı ve Islahat Fermanı da gerçek anlamda bir din eşitliğine imkan vermemiştir. Sadece, İslâm dininin dışında olanlar Fermanlarla Padişahın lûtfundan  yararlanmışlardır. Gerçek anlamda lâiklik yeni Türk Devleti ile gerçekleşmiştir.
Tarihî gelişmeler, dinî devletten lâik devlete doğru yönelmeyi gerekli kılmaktadır. Lâik devlet modern devletin bir niteliği çağımızın devlet anlayışının özelliğidir. Lâik olmayan devlet Ortaçağ devletidir.
T.B.M.M. 3 Mart 1924 tarihli bir kanunla, Hilâfet  makamının da mülga olduğunu (kaldırıldığını) kabul etmiştir. Aynı gün kabul edilen bir kanunla Şer’iye ve Evkaf Vekâleti de kaldırılmış ve böylece dini siyasete karıştıran devlet sistemi de tarihe karışmıştır.
Büyük bir devlet adamı ve inkılâpçı olan Atatürk, insana ve insanın toplumsal ilişkilerine büyük değer vermektedir. Atatürk’e göre din bir vicdan meselesidir. Dine saygı, inanan kişinin haklarına saygının bir sonucudur. Atatürk’ün karşı olduğu taassuptur, gericiliktir, din ve devlet işlerinin birbirine karıştırılmasıdır.


6.  İnkılâpçılık :
Türk milletini geri bırakmış ilkel devlet kurumlarını yıkarak yerine çağdaş devlet kurumlarının kurulmasını esas alan İnkılâpçılık ilkesinde, hedef çağdaş Türkiye’dir. İnkılâpçılık ilkesi sürekli yenileşmeyi ve çağın gereklerine ayak uydurmayı amaçlamıştır. Mustafa Kemal’in Türk devletini gençlere emanet etmesi, bu sürekli yenileşmeyi sağlamak içindir.
İnkılâpçılık; Türk İnkılâbının korunmasını, aklın ve bilimin yol göstericiliğinde çağın gereklerine göre sürekli olarak geliştirilmesi ve yenilenmesidir.
Geleceğe dönük bir sistem modernleşme ve geleneksellik arasında bocalayan bir toplumu ikilikten ve tereddütten kurtarmıştır.
Bütünleyici İlkeler :
1.       Milli Egemenlik.
2.       Milli Bağımsızlık.
3.       Milli Birlik ve Beraberlik – Ülke Bütünlüğü.
4.       Yurtta Barış – Cihanda Barış.
5.       Akılcılık ve bilimsellik.
6.       Çağdaşlaşma ve Batılılaşma.
7.       İnsan ve İnsanlık Sevgisi.


INKILAPLAR

Mustafa Kemal önderliğinde gerçekleştirilen milli mücadelede asıl amaç vatanı düşman işgalin-den kurtarmak ve milli bağımsızlığı sağlamak idi. Lozan Antlaşması ile bu amaca ulaşıldı. Aynı zamanda milli mücadele hareketi Anadolu'da milli egemenlik esasına dayanan yeni bir devlet ortaya çıkarmıştı. Mustafa Kemal önderliğindeki milli mücadeleciler, milli egemenlik ve milli bağımsızlığı bir arada gerçekleştirmişlerdi.
Lozan Antlaşmasının imzalanması ile beraber artık Kurtuluş Savaşı bitmiş barış dönemi başlamıştı. Bu barış döneminden faydalanılarak yıllardır süregelen savaşların açtığı yaraların sarılması gerekiyordu. Üst üste gelen savaşlar hem halkı madden ve manen çökertmiş hem de Anadolu'daki devlet otoritesini yok etmişti. Bu yüzden Lozan'ı takip eden yıllarda yeni Türk Devleti'nin yapısı ve kimliğinin oluşturulması gerekiyordu. Bağımsızlık mücadelesinde olduğu gibi yapılan İnkılap hareketlerin-de de Mustafa Kemal'in öncülüğü ve gayretleri Türkiye'deki hızlı değişimi hazırlamıştır.
Atatürk İnkılaplarının Hedefleri:
1. Türkiye'yi çağdaş muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkartmak.
2. Çağdaş Avrupa i!e bütünleşmek.
3. Osmanlı Devletinden kalma ve halkın ihtiyaçlarına cevap vermeyen müesseselerin yerine çağdaş müesseseler kurmak.
4. Halkın refah seviyesini artırmak.
5. Çağdaş toplumlara ait değer yargılarını Türkiye'de yerleştirmek.
6. Demokrasinin  Türkiye'de yerleşmesini sağlamak.
 






A. Siyasi Alandaki İnkılaplar
Bu alandaki inkılap hareketleri hakkında daha önceki bölümlerde geniş olarak yer aldığından dolayı burada kısaca özetleyeceğiz. Siyasi alandaki inkılaplar yeni Türk devletinin çehresini değiştirmiş, modern anlamda bir devlet olmasını sağlamıştır.
1. Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922):
TBMM almış olduğu bir kararda "TBMM'nin üstünde güç ve kuvvet yoktur" diyerek saltanatı yok saymıştı. İlk anayasa ile de TBMM'nin bu durumu güçlendirilmişti. Lozan Konferansına İstanbul hükümetinin de çağrılması TBMM'yi harekete geçirmiş ve 'Milletin egemenliği yanında kişisel egemenliğin varlığının akla aykırı olduğu" görüşünden hareketle saltanat kaldırıldı.
2. Cumhuriyetin  İlanı (29Ekim1923):
Yeni devletin yönetim şekli açıkça belirlenmiş, kabine sistemi kurulmuştu. İlk cumhurbaşkanı ve ilk başbakan belirlendi. Yeni devletin demokratikleşmesi yolunda önemli bir adım atılmış ve yapıla-ak yenilik hareketleri için ortam hazırlanmıştır.
3. Halifeliğin Kaldırılması  (3Mart1924):
Halifelik, cumhuriyet ve cumhuriyet ilkeleriyle bağdaşmaması üzerine kaldırıldı. Halifelik dine da-yanan bir kurum olduğundan dolayı halka dayanan bir sistemle birlikte olamazdı. Halifeliğin kaldırılmasıyla laikleşmede en önemli bir adım atılmıştır.
4. 1924 Anayasası:
Milli egemenlik, tek meclis, meclis üstünlüğü ve Güçler Birliği gibi prensipleri korumuş ve geliştirmiştir. İki dereceli bir seçim sistemi getirmiştir.
5. Çok Partili Hayata Geçiş Denemeleri:
Mustafâ Kemal'in hayatı boyunca iki kez çok partili hayata geçiş denemesi yapılmıştır. Ancak ortamın demokratikleşmeye uygun olmamasından dolayı başarılı olunamamıştır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Şeyh Said isyanı ile kapatılmış, Serbest Cumhuriyet Fırkası da amacından saptığı İçin kendi kendini fesh etmiştir.
B. Hukuk Alanındaki İnkılaplar
İslam öncesi dönemde Türkler arasında hukuki işler törelere göre halledilirken İslamiyet’in kabulünden sonra İslam hukuku yürürlüğe girmiştir. Osmanlılarda da hukukun temelinde İslam hukuku hakimdi ve gayr-i muallimler için uygulanmamıştır. Gayri müslimlerin yaşadığı bölgelerde kendi hukuk kuralları uygulanarak azınlıklar arasında da adalet tesis edilmiştir.
Osmanlılarda yargı işlerini Kazaskere bağlı bulunan kadılar halletmekte idi. Devletin ülkede huzuru sağlamak için aldığı önlemler, İslam dininin Müslümanların vicdanlarındaki etkisi, ahiret korku-su ve cezaların caydırıcı olmasından dolayı az sayıdaki kadı, bugünkü Türkiye'nin yaklaşık yirmi katı büyüklüğündeki Osmanlı ülkesinde hukuk işlerini rahatlıkla yürütmüşlerdir. Osmanlı hukukunun çok hızlı işlemesi de hukuki tıkanıklıkları engellemiştir. "Gecikmiş adalet, adaletsizliktir" prensibiyle hareket eden kadılar davaların ekserisini tek celsede halletmişlerdir.
Osmanlı Devletinde batılılaşma hareketlerinin başladığı Tanzimat Döneminde her alanda olduğu gibi hukuk alanında da Avrupa'nın etkisinde kalınmıştır. II. Abdülhamit döneminde ise ilk defa bir anayasa hazırlandığı gibi Osmanlı Medeni Kanunu olan Mecelle de yürürlüğe girmiştir.
Yeni kurulan Türk Devleti her alanda çağdaşlaşmayı düşünüyordu. Diğer alanlarda olduğu gibi hukuk alanında da bir takım yenilikler gerekiyordu. Laik hukuk arayışlarının hızlandığı bu dönemde Avrupa'nın en son hazırlanan hukuk kuralları olan ve pratik çözümler getiren İsviçre Medeni Kanunu Türkçe'ye tercüme edilerek yürürlüğe girdi.

Osmanlı Hukuku'nun Eksiklikleri :

1. Hukuk birliğinin olmaması
2. Yargılama usullerinin ilkel ve cezaların çok ağır olması
3. Cezaların eğitici ve öğretici olmaktan uzak olması
4. Tek yargıç usulünün hata yapma ihtimalinin fazla olması
5. Yargıyı denetleyecek ciddi bir mekanizmanın bulunmaması
6. Kadın haklarının yetersiz olması ve kadın-erkek eşitliğinin olmaması
7. Bir erkeğin dört kadınla evlenebilmesi
8. Miras ve tanıklıklarda kadının yarım sayıl-ması

MEDENİ KANUNUN KABULÜ

1. Toplumsal alanda kadın erkek eşitliği sağlanmıştır.
2. Kadınlara istedikleri mesleği seçme hakkı verilmiştir.
Resmi nikah mecburi hale getirilmiştir. Tek eşle evlilik sistemi getirilmiştir. Kadınlara mirasta eşitlik getirilmiştir. Aile hayatında eşler arasında eşitlik ilke?. getirilmiştir.
Patrikhanelerin din işleri dışındaki azınlık haklarını kontrol yetkisi kaldırılmıştır. Boşanmalarda kadın güvence altına alındı.
Hukuk Alanında Yapılan diğer Yenilikler:
- Ceza Kanunu 1926 yılında İtalya'dan alınarak yürürlüğe konuldu.
- 1926 yılında Borçlar Kanunu  İsviçre'den transfer edildi.
- Hukuk Mahkemeleri Usulü Kanunu da 1927 yılında İsviçre'den alınmıştır.
- 1929 yılında Ceza Mahkemeleri Usulü Kanunu Almanya'dan,
-          1932 yılında da İcra ve İflas Kanunu İsviçre'den tercüme edilerek Türk hukukunun çağdaşlaşması sağlanmıştır.

C. Sosyal Alandaki İnkılâplar :
1. Laiklik İlkesinin Yerleştirilmesi Çabalarının Sürmesi:
Devlet ve Hukuk düzeni laikleşirken toplumsal yaşayışa yansımaması imkansızdır. Çünkü gerek devlet gerek hukuk toplumsal yaşayışı düzenlemek için var olan kurumlardır.
2. Şapka Kanunu (25 Kasım 1925):
Her alanda çağdaşlaşan ve yenileşen Türk in-sanının çağdaş batı insanlarının kılık ve kıyafetini benimsemesinden yana olan Mustafa Kemal bu alanda da milletine örnek olmuş ve Kastamonu gezisine bir kıyafetle çıkmıştır. Daha sonra çıkartılan kanunla da şapka giyme zorunluluğu getirilmişti.
3. Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması (30Kasım1925):
Osmanlı toplum ve eğitim hayatında önemli bir yere sahip olan tekke ve zaviyeler zamanla yozlaşmış ve toplumsal alanda bölünme ve gruplaşmalara neden olmuştur. Laik çizgide bulunan Türkiye Cumhuriyeti'nde bu tür dini nitelikli kurumlara yer yoktu. Bu yüzden tekke ve zaviyeler kaldırılmış ay-nı zamanda Şeyh, derviş, mürid, dede gibi ünvanlar da yasaklanmıştır.
4. Miladi Takvimin Kabulü (26 Aralık 1925):
Türkler İslâmiyet’i kabul ettikten sonra kendi milli takvimleri yerine Hicri takvimi kullanmışlardı. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması ile beraber batılılaşma da hedeflendi. Batı ile ilişkilerin daha iyi ayarlanabilmesi için miladi takvim kabul edilmiş ve Ocak 1926'dan itibaren yürürlüğe girmiştir.
5. Ölçü ve Tartıların Değiştirilmesi (1 Nisan 1931):
Osmanlı Devleti'nde uzunluk birimi olarak "ar-şın" ağırlık birimi olarak da "okka" kullanıldı. Bu sis-tem çağdaş Avrupa devletleri ile kurulan ekonomik ilişkilerde büyük zorluklar çıkarmış ve bunun üzeri-ne ağırlık birimi olarak Avrupa'nın kullandığı kilogram, uzunluk birimi olarak da metre esas alınmıştır. Ölçü ve tartı sisteminin değişmesi Türkiye'ye Avrupa ile girilen ekonomik ilişkilerle büyük kolaylıklar sağlamıştır.


6. Soyadı Kanunu (21 Haziran1934):
1934 yılına kadar Türkiye'de kişilerin soyadı yoktu. Bundan dolayı kişiler lakap, baba adı ve doğum yerleriyle anılıyordu. Bu durum askerlik, ekonomik ve sosyal hayatta karışıklıklar doğurmaktaydı. Sosyal ilişkilerde meydana gelen bu karışıklığın önüne geçmek için soyadı kanunu kabul edildi. 24 Kasım 1934'de de Mustafa Kemal'e meclis tarafın-dan "ATATÜRK" soyadı verilmiştir. Soyadı Kanunu ile birlikte ağa, hacı, hoca, molla, bey, beyefendi, paşa, hanımefendi ve hazretleri gibi ünvanlarda kaldırılmıştı.
7. Kadınlara Seçme ve Seçilme hakkının verilmesi:
Medeni Kanunla kadın hakları konusunda büyük bir engel aşılmıştı. Daha sonra tanınan siyasal haklarla Türk kadınları demokratik hayattaki yerlerini almaya başladılar.
- 3 Nisan 1930'da Belediye seçimlerine girme hakları,
- 26 Ekim 1933'de köy muhtar ve heyeti seçimlerine girme hakkı
- 5 Aralık 1934'de de milletvekili seçme ve seçilme hakları verilmiştir.
Aynı yollarda Avrupa, Amerika ve Asya'nın bir çok ülkesinde kadınlar siyasal haklara sahip bulunmuyorlardı.
Sonuç olarak milli Kurtuluş Savaşında mücadele eden Türk kadını, Türk toplumundaki saygın yerini alarak çağdaş bir statü kazanmıştır. Kadın hakları alanındaki atılımlar kuşkusuz Türk İnkılabı'nın en köklü ve başarılı uygulamalarını oluşturdu.
8. Hafta Tatilinin Cuma'dan Pazar'a alınması (1935):







D. Eğitim ve Kültür Alanında Yenilikler
Türk tarihinde eğitim ve öğretim meselesi ilk defa Büyük Selçuklu Devleti'nde ciddi olarak ele alınmıştır. Büyük Selçukluların ünlü vezirleri Nizam'ül Mülk'ün gayretleri ile kurulan Nizamiye Medreseleri Türk eğitim tarihindeki ilk büyük inkılap ol-muştur.
Osmanlı Devleti daha kurulduğu andan itibaren eğitim ve öğretime önem vererek Bursa ve İznik gibi şehirleri medreselerle donatmıştır. Fatih devrinde kurulan Sahn-ı Seman medreseleri ile Osmanlı eğitimi büyük bir atılım daha gerçekleştirilmiştir. Başta İstanbul olmak üzere Osmanlı'nın büyük şehirleri Fatih'ten itibaren birer bilim ve uygarlık merkezi haline gelmiştir.
Kuruluş ve yükseliş dönemlerinde mükemmel işleyen medreselerden pek çok büyük şahıs yetişmiş ve onlar sayesinde bu dönemlerde Osmanlı Devleti bilim ve teknikte Avrupa devletlerinin önün-de olmuştur. Duraklama devrinin başlarından itibaren Osmanlı Medreselerinde yavaş yavaş pozitif unutulmaya başlamış ve dini bilimlere ağırlık verilmiştir. Duraklama döneminde de eğitim iyice yozlaşmıştır.
II. Abdülhamit eğitim ve öğretimi düzenlemek amacı ile Genel Eğitim Tüzüğü hazırlatmış ve eğitim kurumlarını ilk ve orta ve yüksek öğretim olmak üzere üçe ayırmıştır.  Buna rağmen iyileştirme fazla olmamıştır.
Atatürk eğitim ve kültürel alanda bir dizi yenilik yapmıştır. Bunlar başlıklar halinde şunlardır:
  1. Tevhid-i Tedrisat Kanunu (3 Mart 1924).
  2. Harf İnkılâbı (1 kasım 1928).
  3. Millet Mekteplerinin Açılması (1928).
  4. Türk Tarih Kurumu’nun Kurulması (15 Nisan 1931).
  5. Üniversite reformunun yapılması (1925, 1933, 1936).
  6. Türk Dil Kurumu’nun Kurulması (12 Temmuz 1932).



E. Ekonomik Alanda İnkılâplar :
Atatürk her alanda olduğu gibi Türkiye’nin bir an önce kalkınması için gerekli olan ekonomide de inkılâplar yapmıştır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
1.       İzmir İktisat Kongresi (17 Şubat 1923). Bu kongrede yeni endüstri kollarının kurulması, özel girişime destek verilmesi, kredi sağlanması, bankaların kurulması, önemli kuruluşların yabancılardan alınarak millileştirilmesi kararı alınmıştır.
2.       Aşar (Öşür) Vergisinin Kaldırılması (17 Şubat 1925). Türk köylüsünün ürünlerinden alınan bu kanun kaldırılarak köylü rahatlatılmıştır.
3.       Kabotaj Kanunu (19 Nisan 1926). Deniz taşımacılığının yabancılardan alınarak Türklere verilmesini sağlayan bir kanundur.
4.       Teşvik-i Sanayi Kanunu (1927).  İşletmecilere destek amacıyla çıkarılmıştır.
5.       Tarım Kredi Kooperatiflerinin Kurulması.
6.       Kalkınma Planı. Ekonomide planlı ve hızlı bir kalkınma için 1933 yılında ilk beş yıllık kalkınma planı yapılmış ve bu beşer yıllık aralarla devam etmiştir.